Fixpoetry

Wir reden über Literatur
Kolumne

#freedeniz

Dinçer Güçyeter traf sich im Sommer mit Dilek Mayatürk Yücel (Ehefrau von Deniz Yücel) in Istanbul. Danach schrieb er Deniz Yücel einen Brief.

turkish version below

lıcı / An:
Ilker Deniz Yücel
9 Nolu Kapalı Ceza Infaz Kurumu
B Blok 54 Nolu Koguş
Silivri / Türkiye

Deniz

seit drei Wochen bin ich in diesem irren Land, irre aber schön und liebenswert. Genauso, wie Du es mir letztes Jahr in Essen auf der Buchmesse gesagt hast. Ich laufe durch die Gewerbegebiete, über die Tabakfelder, beobachte die Tagelöhner / die Saisonarbeiter. Setze mich in die Kaffeehäuser zu den lauten Stimmen, die aus Gewohnheit die Hoffnungslosigkeit pathetisch umdeuten in ein Heldentum. Denke an Dich, an die Kippe in Deinem Mund, an Deine kindliche Eile, die nichts auf dieser Erde verpassen möchte …

Jetzt, Deniz, sitzen wir zusammen auf dem gleichen Kontinent, Du, ich, die Saisonarbeiter aus dem Osten und die Bauern, die seit Monaten den Himmel anbeten, für ein Tropfen Regen! Der Himmel streikt, die Bauern tragen das Wasser in Blecheimern auf die Felder. Keiner weiß hier, ob die Ernte bis zum nächsten Sommer ihre Kinder sättigen wird, keiner der Tagelöhner weiß, wo er in der nächsten Saison seine Hütte aufbauen soll …

Vor drei Tagen haben wir uns mit deiner Liebsten, mit Dilek, in Istanbul getroffen. Ihre Zuversicht hat mich ermutigt, diesen Brief zu schreiben. Zur letzten Sprechstunde hat sie dir eine Geige mitgebracht. Obwohl sie ganz genau weiß, dass du kein Ohr für Musik hast. „Eine neue Beschäftigung könnte ihm gut tun“, sagte sie. Vor dem eisernen Tor in Silivri stand sie in einer Reihe mit den anderen Frauen der verhafteten Journalisten. Sie hatte eine Geige in der Hand, die anderen: ein Puzzle, Memory oder ein Buch. Mit wehendem Tüll in unseren Augen haben wir über diese tragikomische Szene geschmunzelt. Es ist wunderbar, gegen den starken Wind kämpfen die Frauen mit ihrer warmen Brise, Deniz.

“Die Luft ist schwer wie Blei’“, schrieb der Nazim Hikmet vor Jahren… Durch solche Zeiten wandern wir, man weiß nie, hinter welchem Baum sich der Wolf versteckt. Shakespeare ist moderner als je zuvor. In jeder Ecke warten die Totengräber auf einen neuen Zerfall des Gewissens Auf welcher Seite stehen Güldenstern und Rosenkranz? Wird der Traum von besseren Zeiten dem Wahnsinn verfallen? Wie oft muss Ophelia noch der Welt ihren Kummer aus der Brust schreien? Wie oft, Deniz? Auf dem Bildschirm sehen wir tagtäglich, wie die Politiker ihr Unvermögen schönreden, wie ein Menschenleben in versifften Kulissen in ein Handelsobjekt verwandelt wird. Wie die Werte sich vor unerklärlichen “Partnerschaften“ verbeugen. Wenn ich all das sehe, frage ich mich wieder und wieder: Wer sitzt hinter Gittern?

Du nicht, Deniz, Du nicht! Dein Herz schlägt noch auf der richtigen Seite. Deine Ehrlichkeit, Dein naives Wesen hilft mir (uns) immer noch, an die Richtigkeit der Waage zu glauben.

Die anderen sind es, die sich im Leben nie getraut haben, anderen Menschen in die Augen zu schauen, die nie auf ein Papier Liebesworte geschrieben haben, die nie auf der Straße mit Kindern den Ball gerollt haben, die ihr Gewissen der Prostitution zur Verfügung stellen  … Nicht Du, die sitzen hinter den Gittern. Das wissen sie auch ganz genau, man hört es an ihren lauten Stimmen, man sieht die Angst in ihren Gesichtern …

Du wirst aus dieser Zelle rauskommen, ich rede keinen Scheiß, Du kommst da raus. Wir werden wieder Deine Texte lesen, mit Dir werden wir wieder lachen, nachdenken und weiter an eine bessere Welt glauben. Dilek glaubt daran, ich und viele andere auch. Du wirst geliebt, glaub mir!

Dieses hirnrissige Unglück musst du vielleicht eine Weile durchstehen. Auch das geht vorbei… Und wenn es dann soweit ist, werden alle, die ihre Leichen im Keller mit ihren heiligen Predigten verhüllen, bügeln gehen.

Du wirst da sein, wirst weiter lieben und geliebt werden. Deniz, ich hoffe, dieser Brief kommt durch das eiserne Tor in Silivri. Wenn nicht, wir werden uns wieder sehen. Du wirst deine Kippe rauchen und ich werde Dir diesen Brief vorlesen. Ich ahne schon, was Du mir danach sagen wirst: Es war eine irre Zeit …

Pass auf dich auf mein Lieber und rauche soviel du kannst. So oder so, alle müssen eines Tages bye bye sagen (:

Dinçer
Uşak- Türkei, 5. August 2017

***

Deniz,

üç haftadır bu çılgın ülkedeyim. Evet, çılgın, güzel ve sevilesi bir ülke. Aynen senin bana geçen yıl Essen kitap fuarında söylediğin gibi. Geleli sanayi bölgelerini, tütün tarlalarını dolaşıyorum, gündelik / mevsimlik işçileri izliyorum. Kahvehanelerde yüksek seslerin yakınına ilişip umutsuzluğun garip bir alışkanlıkla karşı konulamaz bir kahramanlığa devrildiğine şahit oluyorum. Seni düşünüyorum, ağzındaki sigarayı, o çocuk telaşını, her şeye / yere yetişmeye çalışan o çocuk telaşını.

Şimdi aynı kıta üstünde nefes alıyoruz Deniz. Sen, ben, doğudan gelen mevsimlik işçiler ve günlerdir yere ekip göğe bakan çiftçiler. Yağmur yağmamakta diretiyor, çiftçiler bakır kovalarla taşıyorlar suyu toprağa. Ele geçecek olan hasatın önümüzdeki yaza kadar yetip yetmeyeceğini, çocuklarını doyurup doyuramayacağını kimse şimdiden kestiremiyor, gündelik işçilerin durumu aynı, yeni bir mevsimde çadırlarını nereye kuracakları meçhul şimdilik …

Üç gün önce sevdiğinle, sevgili Dilek ile İstanbul´da görüştük. Ondan bana geçen umut sana bu mektubu yazmam için cesaret verdi. Bir önceki görüşe sana bir keman almış götürmüş oyalanman için, senin müzik kulağın olmadığını bile bile. “Belki yeni bir yeteneğini keşfeder, oyalanır“ diye düşündüm diyor. Silivir´de o koca demir kapının önünde diğer mahkum gazetecilerin / yazarların eşleriyle sıraya girmiş. Dilek`in elinde bir keman, diğerlerinin elinde puzzle, memory veya bir kitap. O anda gözlerimizin önünde sanki bir tül savruldu, duygusallaştık, birbirimize bakip hafifçe gülümsedik. Sert esen rüzgarlara karşı bu kadınlar göğüslerinden imbatlar uçuruyorlar Deniz, bu umut verici değil mi?

“Hava kurşun gibi ağır“ diye yazmıştı sevgili Nazım yıllar önce … Öyle bir zamandan geçiyoruz, hangi ağacın ardında hangi kurdun gizlendiğini bilmeden. Shakespeare mesela, yeniden en güncel yazar oluveriyor. Her köşede ölü gömücüleri bekliyor, yara alıp yere serilen vicdanı bir an önce defnedebilmek için. Güldenstern ve Rosenkranz kimin adamlarıdır, bu muamma çözülemiyor? Güzel günlere dair o umut yeniden o cinnete teslim edilecek mi? Daha kaç Ophelia içindeki yumruyu açık göğüsle bu dünyaya duyurmaya çalışacak? Daha ne kadar Deniz? Ekranlarda görüyoruz siyaset elemanlarının hallerini, kendi suçlarını böğürmelerle nasıl örtmeye çalıştıklarını. Onlar için bir insan ömrü bir anda pazarlık malzemesi olabiliyor, ne acı! İnandığımız değerler gizli odalarda türlü alışverişler için heba ediliyor. Ve tüm bunlara tanık oldukça insan kendine yeniden soruyor şu soruyu: Şimdi o demirler ardında kim yatıyor?

Sen değil Deniz, sen değil. Kalbin hala atması gereken yerde atıyor. Sahiciliğin, o naif çocuk hallerin bizim hala terazinin dengesine inanmamıza yardımcı oluyor. Sen değil Deniz, ötekiler o demir parmaklıklar ardında yatıyor. Hani şu hayatı boyunca sevdiğinin gözüne bakamayan, bir aşk mektubu yazmaya cesareti olmayan, bir çocukla sokak ortasında bir topun peşinde koşmamış insanlar, vicdanına vesikayı geçirip ahlak bekçiliği yapan insanlar yatıyor orada… Sen değilsin suçlu, onlar! Ve bunu biliyorlar, tüm bunları bildikleri için seslerinin sağır edici yüksekliği, gözlerindeki korku hiç dinmiyor.

Oradan çıkacaksın Deniz, boktan şeyler anlatmıyorum, buna inanıyorum. Biz yine senin yazılarını okuyacağız, yine senin yazdiklarınla gülüp, senin yazdıklarınla düşüncelere yol alacağız. O güzel günlere yeniden inanacağız. Dilek buna inanıyor, ben ve bir çok insan buna inanıyor.

Bu akıl almaz bahtsızlığa bir süre daha katlanman gerekecek.  Ama geçecek … Ve o zaman geldiğinde tum suçlarını koca koca fetvalarla gizlemeye çalışanlar evlerine dönüp ütülerini yapacaklar.

Sen burada olacaksın yine, hep oldugun yerde, sevip sevileceksin. Sevgili Deniz, umarım bu mektup Silivride ki koca kapıdan geçer ve sana ulaşır. Öyle olmasa da elbet bir gün görüşürüz, sen cigaranı içersin ben bunları sana yeniden söylerim. Ne diyeceğini şimdiden hissediyor gibiyim: Nasıl çılgın bir zamandı o …

Kendine iyi bak ve içebildiğin kadar cigara iç. Öyle veya böyle, herke günü geldiğinde bu dünyaya bay bay edecek (:

Dinçer

Fixpoetry 2017
Alle Rechte vorbehalten
Vervielfältigung nur mit Genehmigung von Fixpoetry.com und der Urheber
Dieser Artikel ist ausschließlich für den privaten Gebrauch bestimmt. Sie dürfen den Artikel jedoch gerne verlinken.
Namentlich gekennzeichnete Beiträge geben nicht unbedingt die Meinung der Redaktion wieder.

Letzte Feuilleton-Beiträge